|
Japon Animasyonunda Vampirler
Bu
yazı, 28 Nisan 2002’de Ankara’da 3. Japon Animasyon Günleri
çerçevesinde yapılan "Japon Animasyonunda Vampirler"
sunuşunun revize edilmiş versiyonudur ve Geceyarısı Sineması
Dergisi'nin 14. sayısında yayımlanmıştır. Geceyarısı Sineması
Dergisi'nin izniyle sitemizde yayımlanmaktadır.
Kaya
Özkaracalar
Animasyon
sanatında çok özgün bir ulusal ekol olan (ve hayranları
arasında kısaca ‘anime’ olarak anılan) Japon animasyonunda
vampir temalı ürünlerin sayısı hiç de az değildir. Aslında
dergimizin önceki sayılarında dizi olarak yayınlanan Vampir
Dosyası’nın ilk bölümünde uzun uzadıya açıklandığı üzere
vampir inancı, Orta ve Doğu Avrupa kökenli bir batıl inanç.
Ama önce Avrupa edebiyatına, sonra da edebiyat uyarlamaları
ile Amerikan sinemasına transfer olmuş ve bu yoldan Batı
popüler kültür motiflerinin küreselleşmesiyle birlikte
artık ‘tüm insanlığın malı’ hâline gelmiş durumda. Kuşkusuz
yerkürenin pek çok yöresinde olduğu gibi Japon kültüründe
de vampirimsi özgün varlıklara dair inançlara rastlamak
mümkün, ama diğer güncel popüler kültür üretim sahalarında
olduğu gibi animede de vampirler daha çok ithal kökenli
sayılabilecek bir öge, daha doğrusu ithal edilerek yerelleştirilmiş
veya yerelleştirilerek ithal edilmiş denilebilir.
Vampir
ögesi içeren animelerin en ünlülerinin ortak özelliği,
başkarakterin kendisinin vampir veya yarı-vampir olması
ve insanlardan yana saf tutarak vampirleri ve/veya diğer
habis doğa-üstü varlıkları ‘avlıyor’ olması, Vampir Avcısı
D ve Vampir Prensesi Miyu gibi.
Vampir
Avcısı D
Vampir Avcısı D’nin ortaya
çıkışı, 1983’ten itibaren yayınlanmaya başlayan aynı adlı
resimli roman dizisiyle olmuş. Bu dizinin bir romanı 1985’te
uzun metraj animasyon filmi olarak beyazperdeye uyarlanmış.
Kyuketsuki Hunter D, bir hayli gecikmeyle de olsa nihayet
1992’de Vampire Hunter D [buradan itibaren VHD olarak
geçecek] adıyla İngilizce’ye dublajlanarak ABD’de vizyona
girecek, ardından Amerikan televizyonlarda defalarca gösterilecek,
bilâhare hem ABD’de, hem Britanya’da video piyasasına
sürülecek ve böylece Japon animasyonun Batı’da popülerleşmesinde
önemli bir rol üstlenecekti. Yarı-insan, yarı-vampir (filmdeki
terminolojiye göre bir ‘dhampir’) olan Vampir Avcısı D
karakterinin, bu özelliğinden dolayı öncülünün Amerikan
Marvel Yayınevi’nin Tomb of Dracula çizgi romanındaki
karakterlerden
Blade olduğu söylenebilir. VHD herşeyden önce, daha sonraki
daha da sert animelere oranla bugün ılımlı görünse de,
bir çizgi filmde alışık olunmayan derecede kan, şiddet
ve erotizm içermesi açısından dikkat çekmişti. Daha filmin
başlarında kanın gövdeyi götürdüğü açılış sahnesinin ardından,
D’nin vampir avcısı hizmetinden yararlanmak isteyen genç
kızın ona “sana verecek param yok ama günde üç öğün yemek
yapabilirim ve istersen benle yatabilirsin” demesinden
bunun yetişkinlere hitap eden bir ürün olduğu belli oluyordu.
VHD, pek çok farklı anlatısal ve görsel stili bir potada
eriten bir çalışmaydı. Başkarakter, spagetti westernlerden
çıkmış
bir kelle avcısı gibiydi, özellikle az konuşur olması
açısından Clint Eastwood’un ‘Man with No Name’ tiplemesini
çağrıştırıyordu (zaten Sergio Leone’nin spagetti westernleri
de Japon samuray filmlerinden esinlenmiştir). Dinozorlarların
kol gezdiği bu coğrafyada, en yeni teknoloji ürünü silahlar
bilim-kurgu unsuru katıyor, kasabanın mimarî yapısı İngiliz
Hammer stüdyosu korku filmlerinden aşina olunan 19’uncu
yüzyıl Orta Avrupası izlenimi yaratıyordu. Yani popüler
kültürün pek çok motifi, “mutantların ve iblislerin karanlıklarda
oynaştığı uzak bir gelecek” açıklamasının ardından perdede
arzı endâm ediyordu.
Vampir Prensesi Miyu
Sevimli
bir küçük kızın başkarakter olduğu Kyuketsuki Miyu’nun
(Vampire Princess Miyu, Vampir Prensesi Miyu), ismi ve
başkarakteri sebebiyle, ilk duyuşta salt çocuklara hitabeden
bir anime olduğu şeklinde çok yanlış bir izlenim yaratabilir.
Oysa Miyu dizisi, teması ve dramatik yapısı itibariyle
Japon animasyonun en ‘olgun’ ürünlerinden biri. Tevekkeli
değil Miyu’nun televizyon dizisi, Japonya’da geceyarısından
sonra gösteriliyormuş. Miyu önce 1988-89 yıllarında ardarda
piyasaya sürülen her biri orta metraj dört bölümlük bir
video dizisi (anime terminolojisiyle ‘OAV’, yani orjinal
anime videosu: sinema veya televizyon için değil doğrudan
video pazarı için üretilen animeler) olarak hazırlanmış.
Ancak takibeden yıllarda yayını süren Miyu çizgi roman
serisinin popülerliğini hiç kaybetmemesi üzerine yıllar
sonra 1997’te bu kez televizyon için yeni bir Miyu anime
dizisi hazırlanmış.
Miyu OAV dizisi, Himiko adlı genç ve güzel kadının
etrafında dönüyor. Doğaüstü olayları çözmeyi kendine iş
edinen Himiko’nun karşısına birbirinden bağımsız her ayrı
vakada Miyu adlı küçük bir kız çıkmaktadır. Biz izleyiciler
de OAV dizisi boyunca Miyu’nun gizemini Himiko’ya parça
parça açıklamasını takip ediyoruz. Miyu kendisi de bir
vampirdir ama aslında shimna denilen çeşit çeşit, doğaüstü
ve habis varlıkların kontrol altında tutulmasıyla görevli
bir soydan gelmektedir. Miyu’nun ailesi fî tarihinde küçük
kızlarını bu zor görevi devralmaktan sakınmak istemişler
ve bu tutumları sebebiyle sayısız shimna insanların arasına
karışmayı başarmıştır. Dolayısıyla Miyu, firardaki bu
shimnaları teker teker arayıp, bulmak ve onları ait oldukları
evrene geri göndermekle yükümlüdür. Yüzyıllar sürse de
bu görevi tamamlayıncaya kadar bedenen küçük bir kız olarak
(ailesinin ona bu görevi devretmekten kaçındığı yaşta)
kalmaya mahkûmdur, ruhen ve zihnen kimbilir kaç yaşında
olsa da… İşte
Miyu’nun trajedisi budur, küçük bir kız bedeni içinde
tüm yetişkin insanlardan daha üstün bir varlık. Vampir
motifi, Dracula romanından bu yana ölümsüzlüğün içsel
olarak barındırdığı dayanılmaz trajediyi sıkça işlerken,
Miyu animesi bu rotada ilginç bir varyasyon sunmaktadır:
belirsiz bir geleceğe, belki de sonsuza dek bir çocuğun
bedenine hapsolmak ve sürekli bu durumdan kurtulmak için
uğraşıp durma zorunluluğu. O çocuk yüzlü Miyu’nun bakışlarından
hemen hemen hiç eksik olmayan hüzün buradan kaynaklanmaktadır.
Bu sabır taşı olsa insanı çatlatacak zorlu uğraşı boyunca
tek yoldaşı Larva adlı, yüzünü genellikle grotesk bir
maske altına saklayan ve karalar giyen yakışıklı bir genç
erkektir. İşin ilginci, Larva da aslında bir shimnadır
ama Miyu’ya yoldaşlık -ve aslında besbelli yarenlik- etmeyi
tercih etmiş bir shimna. Miyu ile Larva’nın tanışıklıklarının
miladı tam da o lanetli günlere dayanır, yani Miyu’nun
henüz gerçekten de küçük bir kız olduğu ve aile görevini
üstlenmesinin gündeme gelmesinin hemen arefesindeki günlere:
Bir gece, bu küçük kız karanlıklar içinde denizden gelen
bu gizemli genç erkekle tanışmış (birlikte olmuş?) ve
hemen akabinde o talihsiz gelişme yaşanarak bedenen büyümemeye
ve shimnalara karşı sonu belirsiz, bitmek tükenmek bilmez
zorlu mücadeleye girişmeye mahkûm olmuştur.
Miyu
öykülerinin çoğunun, Miyu’nun kendi trajedisini oluşturan
çerçeve öykünün yanısıra, en az iki ortak paydası daha
var. Öncelikle shimnalar, genellikle yaşamlarında travmatik
talihsizliklere maruz kalmış bireylerin bu durumlarını
kullanarak onları etkileri altına alıyorlar. Örneğin OAV’ın
ilk bölümünde, bir vampirin pençesi altındaki küçük kızın
aslında anne-babasıyla birlikte trafik kazası geçirince
ancak ölümcül biçimde yaralanan anne ve babasından kan
nakli yapılarak hayatta kalması sağlanmış talihsiz bir
evlat olduğu ortaya çıkar. Vampirimsi shimna ise, küçük
kızın kanını emmesi karşılığında, anne-babasının hayalet
veya halüsinasyon olarak peydahlanmasını ve bu travmatik
deneyimini unutturmasını temin etmektedir. Sonuçta Miyu,
bu shimnayı haklar ve küçük kız ölür.
Öte yandan Miyu, aynı zamanda bu kızın erkek arkadaşının
kanını emerek, kız arkadaşını yitirmekten kaynaklı kederini
sonsuza dek unutacağı sahte bir mutluluk içinde yaşamasını
sağlar. Yani bir anlamda, shimnanın küçük kıza yaptığının
aynısını Miyu oğlana yapar… Miyu öykülerinin diğer ortak
paydası da işte budur: Miyu ve shimnaların aslında basitçe
zıt kutup ‘iyi’ ve ‘kötüler’ olmak yerine belki de çok
farklarının olmadığının, izleyici olarak koşullandığımız
yargıların aslında göründüğünden daha karmaşık olduğunun
sergilenmesi. OAV’ın ikinci bölümünde, bu husus daha da
net biçimde ortaya çıkar: Bir okulda, oğlan çocukları
birer birer kaybolmaktadır ve Miyu’nun şüpheleri –isabetli
olarak- Ranka adlı bir kız çocuğunun üstündedir. Ranka,
son olarak besbelli Miyu’nun da beğendiği yakışıklı bir
oğlan çocuğuyla çıkmaktadır. Aile hayatından mutsuz, yaşama
arzusunu yitirmiş olan oğlan, Ranka’da tekinsiz bir yan
olduğunun aslında farkındadır ve bile bile başına ne gelirse
gelsin onunla sonsuza dek birlikte olmak için yanıp tutuşmaktadır.
Himiko ve Ranka, Miyu’nun Ranka ile olan mücadelesinin
ise, zorunlu misyonu gereği bir shimnayı daha ait olduğu
evrene geri göndermenin ötesinde, yakışıklı oğlan çocuğunu
rakibesinden çalmak güdüsüyle de ateşlenmekte olduğunu
Miyu’nun yüzüne vururlar. Bu episodun sonunda, Ranka,
öte evrene yanına gözde oğlan çocuğunu da alarak, elele
sarmaşdolaş ve her ikisi de bu shimnanın alameti farikası
olan tahta kuklalara dönüşerek göçer. Himiko’nun ifadesiyle,
“avcı Miyu kazanmış ama Miyu’nun içindeki kadın kaybetmiştir”.
Miyu’nun, insanlığa musallat olmuş habis doğaüstü
varlıklarla mücadelesinin basitçe bir iyi-kötü mücadelesi
olmadığı, Miyu’nun tek boyutlu bir karakter olmayıp, küçük
kız bedeni içindeki bir kadının çapraşık duygularıyla
hareket ettiğinin bir diğer göstergesi Tv dizisinin ikinci
bölümünde daha da çarpıcı biçimde vurgulanır. Bu episoddaki
shimna, kadınların güzel görünmeye yönelik narsizmini
kullanarak onları makyaj yapma vaadiyle kandırıp diri
diri hareketsiz mankenlere çevirmektedir. Episodun finalinde
Miyu, shimnayı alteder ve ait olduğu evrene geri gönderir
ama.. Onun tutsağı olmuş kadınları bu durumdan kurtarmak
için ise bir şey yapmaz, sonsuza dek o hâlde bırakır!
Tv
dizisinde, OAV dizisindeki Himiko karakteri ne yazık ki
bir daha çıkmaz karşımıza (oysa ki OAV’ın dramatik finalinde
Himiko’nun Miyu ile olan bağlantısının geçmişe dayandığı,
izleyecek olanların keyfini kaçırmamak için burada tam
olarak açıklamayalım ama Himiko’nun çocukluğundaki travmatik
bir deneyime ilişkin belirsiz anılarının bir şekilde Miyu
ile bağlantılı olduğu sürpriz biçimde ortaya çıkıyordu).
Tv dizisinde Miyu, bir okula kaydolmuştur ve okulda kendine
kızarkadaşlar edinir ve bu tipler tv dizisinin yan karakterleridir;
tv dizisinde bir de Miyu’ya arkadaşlık eden, sevimli bir
tavşan görünümlü munis bir shimna vardır ki, bu tipin
dizinin havasına pek uymadığı söylenmeli. Ancak çok şükür
Larva da Miyu’ya eşlik etmeyi sürdürüyor. Miyu hakkında
buraya kadar söylediklerimize ilâveten ayrıca dizinin
kültürel bağlamda siyasî-tarihsel yönelimler de taşıdığı
temkinli olmak kaydıyla savunulabilir. Larva’nın Japon
kıyılarına Batı’dan gelen bir shimna olması, onu âdeta
(Hamam filminde olduğu gibi) gönlünü Doğu’ya kaptıran
Batılı imgesinin taşıyıcısı yapıyor. Kuşkusuz, Japon sosyal
tarihi minvalinde daha yetkin gözlemciler, Miyu dizisinde
başkaca hususlar da tespit edebilirler ama bu yazıda bu
kadarıyla yetinip başka sefere bırakmak daha doğru.
Miyu’nun
karakter tasarımı, OAV dizisi ve televizyon bölümlerinin
çoğunu yöneten ve çizgi roman öykülerinin çoğunu yazan
Toshiki [Toshihiro] Hirano’nın karısı, çizgi roman sanatçısı
Narumi Kakinouchi’ye ait. Kakinouchi, bir röportaj sırasında
“Basit ekran tonlamanız, çizgi çalışmanızın zerafetini
vurguluyor. Bu, kastî mi? Bu etkiyi yaratmak için ekrantonları
kullanımınızı özellikle mi sınırlıyorsunuz?” sorusuna
verdiği yanıttta, kendi tarzını şöyle tanımlıyor: “Çizgiler
(hatlar?) yerine, bütün imajın izleniminin yumuşak olmasını
tercih ediyorum. Kalın ve ağır imajları sevmiyorum. Bu
bağlamda, benim çalışmam narindir. En azından umarım insanlar
benim çalışmamı öyle buluyorlardır.”
Orta metraj bir sinema
filmi
Japon animasyonun en yeni ürünlerinden orta metraj
sinema filmi Blood: the Last Vampire’da (Kan: Son Vampir;
2000) aslında VHD gibi bir vampir avcısı filmi. Miyu dizisinde
olduğu gibi başkarakter vampir avcısı da, genç bir kız
ve üstelik kendisi de bir vampir. Kült anime Ghost in
the Shell’in (1995) yapımcılarının ürünü olan B:tLV, bilgisayar
teknolojisinin animasyondaki uygulamalarının en yeni,
en gelişkin örneği olarak yapımcıların bir gövde gösterisi,
bir ‘demo’ işlevi taşıyor âdeta. Yalnızca film olarak
değerlendirildiğinde ise, sergilenen animasyon tekniğinin
yarattığı hayranlık bir yana, ne yazık ki orta metraj
süresinde (48 dk.) yalnızca bir dizinin pilot bölümü izlenimi
yaratarak insanın hevesini kursağında bırakıyor. Blood:
the Last Vampire’ın aslında bir video oyunu dizisi ile
bir manga dizisini de içeren ‘multi-medya’ bir projenin
film ayağı olduğu söyleniyor ve hayır, bildiğimiz kadarıyla
en azından şimdilik, devam filmlerinin çekilmesi gündemde
değilmiş. Oysa mevcut filmde, hikâyenin karakterlerinin
kimlikleriyle ilgili pek çok unsurun ucu açık kalıyor.
Gizemli genç kız, kendisi de bir vampir
olmasına karşın, neden gizemli Amerikalılar’ın hizmetinde
vampir avcısı olarak çalışıyor? Bu belirsizlikler, filme
biraz X-Files’ı andıran bir hava vermiyor değil. Ama filmin
sanki siyasal-tarihsel bir mesajı varmış gibi yapıp bu
unsuru tamamen havada bırakması daha da kaydadeğer. Filmin
konusu, 1966 yılında Japonya’daki bir Amerikan askerî
üssünde geçiyor ve kapanış jeneriğinin hemen arefesinde
üsdeki askerlerin Vietnam’a doğru yola çıktıkları bildiriliyor.
Yani?… Böylece iyimser bir yorumla ‘Esas canavarlar acaba
kim? Vampirler mi, Amerikan emperyalizmi mi?’ gibi manidar
bir soru mu sorulmak isteniyor, yoksa vampirlerin üsse
musallat oldukları anımsanarak vampirlerle ABD’nin iç
ve dış düşmanları arasında paralellik mi kurulmak isteniyor,
karar vermek için şu aşamada yazı tura atmak lazım!
VHD’nin 15 yıl sonra gelen
devamı
Wicked City (1989) ve Ninja
Scroll (1995) adlı kült animelerin yönetmeni olarak tanınan
Yoshiaki Kawajiri’nin imzasını taşıyan Vampire Hunter
D: Bloodlust (Vampir Avcısı D: Kanşehveti; 2000 [VHD:B])
ise VHD’nin 15 yıl sonra gelen devamı ve VHD gibi uzun
metraj bir sinema filmi. VHD:B, geçen yıl anavatanı dışında
sınırlı ölçekte olsa da ABD’de bile sinemalarda ticarî
vizyona girdi. Türkiye’de ise üniversitelerdeki gösterimlerinde
ve Ankara’daki Japon Animasyonu Günleri gibi etkinliklerde
DVD üzerinden sinevizyon ortamında izleyicilerle buluştuğunda
yoğun bir ilgi ve beğeni topladı.
VHD:B’nin
VHD ile karşılaştırması ise herşeyden önce animasyon tekniğinin
geçen yıllar boyunca nereden nereye geldiğine tanıklık
ediyor. Gerçi VHD:B, canlandırma tekniği açısından mükemmel
sayılmayabilir, Blood: The Last Vampire bu açıdan daha
‘başarılı’ bir ürün ama onun da orta metraj bir film olduğu
gerçeğini gözönüne alarak uzun metraj filmlerle karşılaştırılması
haksızlık sayılabilir. VHD:B, canlandırmadaki artıları
eksileri bir yana, Ninja Scroll’daki çalışmalarıyla tanınan
Yutaka Minowa’nın yaptığı karakter tasarımları ve her
biri âdeta bir tabloyu andıran kompozisyonları ile görsel
açıdan çok göz doldurucu bir ürün; umarım Türkiye’de de
bir dağıtımcı çıkıp VHD:B’yi vizyona sokar da büyük perdede
layıkıyla izleyebiliriz: Japon animasyon filmlerinden
mahrum bırakılıp yalnızca Disney ve benzerlerine mahkûm
edilmemiz çok sinir bozucu.
VHD:B’nin
konusu kısaca şöyle: Meier adlı bir vampir tarafından
kaçırılan Charlotte adlı genç bir kızın ailesi, evlâtlarını
ölü ya da diri olarak vampirin elinden kurtarana yüklüce
bir ödül vaat etmiştir. Yalnızca D değil, Markus Kardeşler
adlı bir grup vampir avcısı da ödülün peşindedir. Vampirin
ve tutsağının izini süren D ve
diğer ödül avcıları rekabet halinde olsalar da Markus
Kardeşler’le işbirliği halindeki Leyla adlı sarışın vampir
avcısı ile D arasında zamanla romantik bir çekim oluşur.
Spagetti western etkisi VHD:B’de, VHD’ye oranla çok daha
belirgin, bu kez yalnızca başkarakterin tiplemesinde değil
(üstelik bu kez D’nin İngilizce sesi, Clint Eastwood’u
bir hayli andırıyor) neredeyse filmin ilk yarısının genelinde
anlatıya bir spagetti western havası hakim: büyük para
ödülü için birbirleriyle rekabet halindeki kiralık silahşörlerin
mücadelesini izliyorsunuz. İkinci yarıdaki anlatı ise
F.F. Coppola’nın 1992 tarihli Dracula uyarlamasını anımsatıyor,
çünkü bu kez vampir ve genç kadın arasında aslında zoraki
bir tutsaklık değil, gönüllü bir aşk ilişkisi sözkonusu;
vampir –ve sevgilisi- trajik figürler olarak sunuluyorlar.
Bu arada vampir avcılarının nefesini enselerinde hisseden
Meier ve Charlotte’u canları pahasına korumayı kendilerine
görev bilen Barbarois adlı mutantlar da Dracula romanında
–ve Coppola’nınki dahil pek çok sinema uyarlamasında-
aynı işlevi üstlenen çingeneler güruhunun yerini tutuyorlar.
Barbaroislardan
ağaçlarla bütünleşebilen bir tanesinin maharetini sergilediği
sahneler, filmin unutulmaz sahneleri arasında yeralıyor.
Trajik aşk ilişkisi izleğini süren VHD:B’nin yaratıcıları,
Coppola’dan daha cüretkâr davranmışlar. Coppola, romanın
alt-metnini su yüzüne çıkarmadaki bütün başarısına karşın
sınırları zorlamada sonuna kadar cesaret gösteremeyerek,
mutlu sonu ancak ilâhî haç imgelerinin gücü karşısında
Dracula’nın nedamet getirerek huzura kavuşmasıyla tasavvur
edebildiği için, filminin finalinde hayal kırıklığı yaratmıştı.
Bir de VHD:B’yi izleyin…
Bu projeyi öneren Mutlu Binark’a,
filmleri temin eden Alpin’e ve basılı kaynak
sağlayan Burak Aydın’a teşekkürler.
|